Gece


 

el ayak çekildi
gecenin gölgesine bir düş gibi uzandın
kızının örtüsünü örtmüştün
kolunda uyuyup kalmış karın
gölden suya değse ıslanır şimdi
acemisin biliyorum
elin ayağına dolaşıyor günü denerken
bir gerçeğe parmak basar gibi
basamıyorsun da ölümün tetiğine
kırkyalan sözcükler kesiyor rüzgârlarını
onun için aylar var ki
zorla uyduruyorsun kendini her role
susturamasan da kafandaki o sesi
dün de bugün yarındı
dün de bugün yarındı
öfken de bundan
kibar şairlere gülmen de
tuhaf bir adamsın vesselam
canını sıkan bir sokağı
boyuyorsun da
kırmızıya
bir yaprak düşse dalından
altında kalıyorsun
hiçbir şeyin uymuyor kitalara
ama gel bu sabah
karını öperek uyandır
işe mişe de gitme
kızına kahvaltıyı sen yaptır
sonra pırıl pırıl günü tak yakana
yeni bir hayatın önsözü gibi
kentin kalabalığına karışıp yürü
kimse korkmasın bakışlarından
üstün başın boydan boya gökyüzü
çocukların ellerine bulaşsın dursun
nasıl olsa
Hâlâ güzel masallara inanıyorsun


Enver Ercan


 

 

 

.

GÖZYAŞIYLA SÖNER Mİ YANGIN


Gözyaşıyla söner mi yangın
Ey ölüm
Ben ne aptalım
Okunur mu yolladığım mektup
Tutuşmuş bir kalemle yazdığım

Dağıldı oyuncak atımın boncukları
Bütün çeşmeleri kurudu sokağımın
Kapladı göğün yüzünü
Kara bir örümceğin ağı

Hâlden anlar mı acaba güneş
Ama o hiç sokak çocuğu olmadı
Uyumadı kaldırımda
Farelerle yan yana
Şair de olmadı hiç
Beyaz ince bir dizeyle
Bağlanmadı ay ışığına

Bütün sayfaları uçtu hayatımın
Sonunda mürekkebimle sulandı
Ortanca saksıları
Bir de sözlüğü olacaktı aşkın
Sanırım eskiciye satıldı
Ya kentim
Daha yeni doğmuştu
Acaba çingeneler mli çaldı ey ölüm
Ben çok aptalım
Arıyorum boş yere
Kendi küllerime gömdüğüm ışığı

MELİSA GÜRPINAR


 

.

yalnızlığı denemek

gecenin ortasında ne işin var
yıldızlara dokunma yanarsın
bak birazdan ay da batacak
karanlık bulaşmasın ellerine
tersine döner yolunu bulamazsın

içi dışı uzay tozu yansımalar
sahi mi yalan mı anlayamazsın
bir rüya gemisi iskele sancak
dokunup geçiyor hayallerine
ağlayasın gelir ağlayamazsın

sevmek insanın yüreği kadar
küçükse büyüğünü taşıyamazsın
yalnızlığı da dene oldu olacak
nasıl yankılanır derinden derine
iyi midir kötü mü çıkaramazsın

insan insanı kendisi tamamlar
içinde başka dışında başkasın
eksikliğin fazlana elbet bulaşacak
öbürü sığacak bunun derisine
yoksa sabaha sağ çıkamazsın

ATTİLA İLHAN

.



yüzme bilmeyen bir kaptana vuruldum
utanma mevsiminden kalan gül kırıkları
suç işliyor kalbim ayıplanan limanda
mendile bağlanmış üç lokum bu sevincim
sevincim bir ikindi lokumları bölüşen
elleri üç kardeşin

kapı açmayı öğreniyorum sözle
yeryüzünde unutulmuş son çilingirden
lekedir kilitler evlere sürülen
bahçe kapısındaki çıngıraklar söyledi
yaşlanmış sorularla önünü kestiğim bilge
binlerce anahtar bırakıyor yüz çizgilerime

kendime söylediğim yalandan düştüm
sırı dökülmemiş bir ayna yüzün
yürüyorum tango bilmez sokaklarında şehrin
acelem var, güvercin ayağı olsam
denizde yolunu arayan şişe

yok, başka türlü rahatlamam
sana yazdığım bir mektup olsam






Özlem Tezcan DERTSİZ

.


"Çok eskiden yaşadım bu ânı ben"
Dersiniz şaşkınlık içinde.
İlk girdiğiniz bir ev, bir merdiven
Birden güneş vuran pencere,

Ve tam sırasında tren düdüğü...
İşte böyle gelmişti siz dünyada
Değilken bir gün öğle üstü
Bu renklerle bu sesler bir araya.

Yaşamak anımsamak mıdır yoksa?
Sanmam, biz de bir sestik belki
Birileri için yıllar önceki
Şaşırtıcı karşılaşmada

.

 

 
''Yağmurla aktı yüzün camın iğreti teninde
Dönüp dolaşıp kaybolmalar gibiydin
Nasıl da direngen bir denizdin ellerimde
Gelinciğin boynu eskiden ince, kırılgan
Şimdi bir çınarla değiştir gövdeni
Kimin krallığına kar yağmadı ki
çingenelerden sonra?
İmlasız yazılıyor artık büzün sözcükler
Ve unutuşun o dağınık nostaljisi
Ne tuhaf seni boşluğa söyledim de
Deştim tenimin buğday artıklarını
Boynumun ikliminde açmadı hiçbir çiçek
yeryüzü çığlık çığlığa bir ceninsin
hadi kıpırda içimde, yar gövdenin gizini
en çığırtkan çağ bu aşk bunaldı gürültüden
Caddeler, vapurlar, otobüsler koşar adım
Serçelerin başı dönmüş saçaklarında
Bir orman ürküsü verir kentin uğultusu
İçe kapanık yatak odalarında Freud'su kokular
Ve her an düşmek korkusu gölgenin zindanına
Düşmek ve ağırlaştırmak göğün dibini
Kalbimde sartre biraz sancı, F tipi bir sıkıntı
Ölüm zambaklar topluyorum
Yeniden açılmak için sabaha
Bilmiyorsunuz rutubetimi kusuyorum yıllardır.''

Gonca Özmen

.


tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak...
evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
sokağa fırlayacaksın...
sokaklar da dar gelecek...
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi...
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
'önemli olan sağlık.'
'yaşamak güzel.'
'boş ver, her şey unutulur.'
sen hiçbirini duymayacaksın...
gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
'ölüme çare bulundu' ya da 'yarın kıyamet kopacakmış' deseler başını
kaldırıp 'ne dedin? ' diye sormayacaksın...
yalnız kalmak isteyeceksin...
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
ikisi de yetmeyecek...
geçmişi düşüneceksin...
neredeyse dakika dakika...
ama kötüleri atlayarak...
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
gittiğin yerlere gitmek...
bu sana hiç iyi gelmeyecek...
ama bile bile yapacaksın...
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın...
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin...
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin...
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
herkesi ona benzetip...
kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
hiçbir şey oyalamayacak seni...
ilaçlara sığınacaksın...
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan...
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...
uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
sabahı iple çekeceksin...
bazen de 'hiç güneş doğmasa' diyeceksin...
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak
isteyeceksin...
nafile...
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...
her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin...
telefonun çalmasını bekleyeceksin...
aramayacağını bile bile...
her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...
ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla...
yüreğin burkulacak...
canın yanacak...
bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...
defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin...
yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...
onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...
ama bir umut...
onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...
bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
gel gitler içinde yaşayacaksın...
buna yaşamak denirse...
razı mısın bütün bunlara...?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
o halde aşık olabilirsin...

CAN DÜNDAR

.

Çocuksun Sen / I

 

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

 

                                  Ahmet Telli

.



uzaklarda, çok uzaklarda
bir'i var;
hayatına teğet geçtiğim
söylemek mümkün, susmak ikimiz içinde en iyisi

pantolonumun ceplerinde ünsüz harfler var
bana bir şey olursa aralarına sesli harfler koyun

haritalar değişiyor coğrafyalarımda
şimdi faylar dikiyorum, aralarından sen damlıyorsun
gözlerin değiyor, cennete seni pay ediyor tanrı
-zuhal'e oturtuyor-

hayatına teğet geçtiğim
bir'i var;
söylemek mümkün, affet tanrım!

gün, uzanırken gecenin kollarına
açılsın dilinin pervazları, umudu kaşıkla
cümlelerin bağı çözülsün, sürgün versin dünya eline
masum muyuz yeni hayatlar kuracak kadar?
başkalarının eskiyen hayatları, belki de hayat dediğimiz.

hayatına teğet geçtiğim
bir'i var;
söylesem günahkâr olacağım, yoksun

kolay değil biliyorum baştan başlamak
uzun vadeli senetler yapmadım hayata
kısır döngü bu; adına dünya dedikleri
yüreğimin sesi olsaydı kömürleşirdi her şey.

hayatına teğet geçtiğim
bir'i var;
söylesem cehenneme gideceğim,
hüzün, sana giden en kestirme yol

harfler ağlaşıyor çaresizliğine
hayatına saplandığım
biri var.

 

 

Alper Akdeniz

.

« Önceki ::